THE URLA EDIT · TEXT AND VIDEO

TALK · TEXT AND VIDEO

Anadolu Türklüğünün Kökeni - Bahtiyar Aydın

Read the Turkish summary and watch the complete original talk.

SÖYLEŞİ ÖZETİ · TÜRKÇE

Anadolu Türklüğünün Kökeni

Bu metin, paylaşılan söyleşi özetinin düzenlenmiş hâlidir; birebir konuşma dökümü değildir. Aktarılan görüşler ve iddialar Bahtiyar Aydın’a aittir.

Bahtiyar Aydın, bu söyleşide Anadolu’daki Türk varlığını Malazgirt’ten önceye götüren görüşlerini anlatıyor. Eğitim müfredatından din değişimlerine, İskitlerden Göbeklitepe’ye, Osmanlı toplumundan Millî Mücadele’ye uzanan konuşmasında tarih anlatıları, kimlik ve siyaset arasında bağlantılar kuruyor.

Eğitim müfredatı ve tarih tezi eleştirisi

Aydın, Atatürk dönemindeki Türk Tarih Tezi’nin 114 Batılı bilginin eserine dayanılarak hazırlandığını söylüyor. Bu yaklaşımın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini, Marshall Planı ve Fulbright eğitim anlaşmalarıyla birlikte okullardan kaldırıldığını savunuyor. Eğitimdeki bu değişimi, tarih bilincinin zayıflatılması ve kendi ifadesiyle mankurtlaştırma çerçevesinde ele alıyor.

Konuşmacıya göre bunun ardından gençlere İngiliz, Fransız ve Alman tarih tezleri benimsetiliyor. Aydın, bu tezlerin Türklerin Anadolu’ya ilk kez 1071 Malazgirt Savaşı’yla geldiğini; daha önce bölgede yalnızca Bizans, Ermeni, Gürcü, Süryani ve Rum topluluklarının bulunduğunu ileri sürdüğünü söylüyor. Anadolu’daki Türk geçmişini bu tarihle başlatan anlatıma karşı çıkıyor.

Türk-İslam sentezini de Amerikan etkisiyle şekillenmiş bir yaklaşım olarak nitelendiriyor. Yalnız Müslüman Oğuzlara odaklanılmasının, eleştirdiği 1071 başlangıcını yeniden ürettiğini savunuyor. Türklerin Hristiyanlık ve Kamlık dönemlerindeki geçmişlerinin de tarih anlatısına katılması gerektiğini belirtiyor.

Malazgirt öncesi Türk toplulukları ve inançlar

Aydın, Romanos Diogenes’in yaklaşık 100 bin kişilik ordusunun yüzde 40’ını Kuman, Kıpçak, Peçenek, Uz ve Türkopol gibi Türk topluluklarının oluşturduğunu söylüyor. Bu birliklerin Alparslan’ın tarafına geçmesini Malazgirt’in sonucunu belirleyen gelişmelerden biri olarak anlatıyor.

Bizans’ın Karadeniz’in kuzeyinden, Kırım’dan ve Balkanlar’dan Anadolu’ya sürekli Hristiyan Türk nüfusu taşıdığını aktarıyor. Alparslan’la gelen Oğuzlar arasında da Hristiyan Türkler bulunduğunu, başvurduğunu söylediği kaynaklarda bu payın yüzde 25 ile yüzde 40 arasında verildiğini belirtiyor.

Göktürklerin inanç dünyasını anlatırken beşinci ve altıncı yüzyıllara ilişkin bir kuzey ve güneybatı ayrımı yapıyor. Kuzey kanadını Kamlık, Şamanizm veya Tengricilikle; Semerkant ve Özbekistan hattındaki güneybatı kesimini ise Hristiyanlıkla ilişkilendiriyor.

Aydın, bu değişimin arka planını Sasani sürgünlerine bağlıyor. İkinci ile altıncı yüzyıllar arasında Roma’yla savaşan Sasani yönetiminin Filistin ve Suriye’deki Süryani Aramileri kuzey İran’a, Afganistan ve Özbekistan çevresine taşıdığını söylüyor. Bu azınlıkların zaman içinde bölgedeki Türk boylarını Hristiyanlaştırdığını anlatıyor.

Konuşmacı, geri dönen toplulukların ellerindeki İnciller nedeniyle kiliseyle karşı karşıya geldiğini de ileri sürüyor. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna dışındaki metinlerin İznik Konsili’nde yasak veya sahte sayıldığı yönündeki anlatısını bu çatışmayla birleştiriyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni ve Papa Eftim’i de bu devamlılık içinde ele alıyor. Onların kendilerini 1071’de gelen Hristiyan Oğuzların torunları olarak tanımladığını aktarıyor. Böylece Anadolu Türklüğünün geçmişini tek bir dinî kimlikle sınırlamayan bir çerçeve kuruyor.

İskitler ve dil akrabalığı görüşleri

Aydın, İskitlerin milattan sonra ikinci yüzyılda ortadan kalktığı yönündeki tarih anlatısına itiraz ediyor. Bizans elçilerinin altıncı yüzyılda Göktürk kağanına giderken İstanbul’da yaşayan İskitleri tercüman ve mihmandar olarak yanlarına aldığını söylüyor. Bunu, İskitlerin varlığının ve dillerinin devam ettiğine ilişkin bir örnek olarak sunuyor.

Medlerin dili konusunda Fransız filolog Jules Oppor’un 1879’daki çalışmalarını anıyor. Kiros’un diktirdiğini söylediği yaklaşık 2.500 yıllık üç dilli yazıtların orta sütununu bu araştırmayla ilişkilendiriyor. Aydın’a göre çalışma, Med dilinin Macarca-Fince grubuyla bağlantılı Sakaca veya eski Türkçe olduğunu ortaya koyuyor ve alfabesini açıklıyor.

Konuşmacı, bu dil yorumunu Medlerin Kürtlerin atası olduğu görüşüne karşı kullanıyor. Bölücü olarak nitelendirdiği örgütlerin bu nedenle Medler üzerinden kurdukları anlatıdan uzaklaştığını savunuyor. Bu değerlendirmeyi, dil araştırmalarıyla günümüzdeki kimlik tartışmaları arasında kurduğu bağlantının parçası olarak aktarıyor.

Macarca ile Türkçenin yaklaşık 3.600 yıl önce, milattan önce 1600’ler dolayında aynı dil olduğunu söylüyor. Günümüzde iki dil arasında yüzde 39 kök kelime ortaklığı bulunduğunu ileri sürüyor. Macarların Attila’yı ata kabul etmesini ve Turan kurultaylarını da aynı tarihsel yakınlık çerçevesinde ele alıyor.

Kurganları hakan mezarları olarak tanımlayan Aydın, bu mezar geleneğinin yalnız Türklere ait olduğunu savunuyor. Beşiktaş metro kazılarında bulunan 193 kurgan tipi mezarı, İstanbul’da 4.000 yıl önce Öntürklerin veya İskitlerin yaşadığına kanıt olarak gösteriyor. Paylaşılan özette kazı derinliği “3500 metre (veya katman)” biçiminde belirsiz aktarılıyor; bu ifade burada kesin bir derinlik ölçüsüne dönüştürülmüyor.

Göbeklitepe ve Sibirya bağlantısı

Aydın, Göbeklitepe, Karahantepe ve Boncuklutepe’yi milattan önce 9000–10000 yıllarına uzanan büyük T biçimli sütunlar ve hayvan kabartmaları üzerinden anlatıyor. Bu işçilik düzeyi ile Ön Asya’da o dönemde metal keski ve madencilik bulunmadığı yönündeki kabul arasında bir açıklama sorunu gördüğünü söylüyor. Ana akımın bu sorunu uzaylı veya Anunnaki anlatılarına bağladığı eleştirisini yapıyor.

Konuşmacı, Semih Güner’in Güney Sibirya ve Lena bölgesindeki kazılarına atıfta bulunarak milattan önce 24000–12000 yıllarına ait metal keskiler ve gelişmiş madencilik bulunduğunu ileri sürüyor. Göbeklitepe’deki büyük taşların işlenmesinde kullanılan aletlerin bu Sibirya uygarlığından taşındığını savunuyor.

Tekerleğin, atlı arabanın ve metal işçiliğinin Çin’e de Sibirya’dan gelen Turaniler tarafından götürüldüğünü anlatıyor. Anadolu’daki taş işçiliğini, Sibirya’daki teknolojiyle ve daha geniş bir kültürel yayılmayla birlikte değerlendiriyor.

Klaus Schmidt’in Göbeklitepe’de Asya tipi hayvan üslubu tespit ettiğini söylüyor. Schmidt’in iyi yüzme bilmesine rağmen Almanya’da bir havuzda veya gölde ölü bulunduğunu ileri sürerek ölümünü şüpheli buluyor; eşinin de bu yönde bir değerlendirme yaptığını aktarıyor. Ölümün koşullarına ilişkin bu anlatım, Aydın’ın söyleşide dile getirdiği iddia olarak yer alıyor.

Pers seferi ve İskitlerin savaş yöntemi

Aydın, Pers Kralı Darius’un milattan önce beşinci yüzyılda gemileri yan yana getirerek boğaz üzerinde bir köprü kurduğunu ve 700 bin kişilik orduyla Trakya’daki İskitlere yöneldiğini anlatıyor. İskitlerin ele geçirilecek sabit kentler yerine tekerlekli evlerde yaşamasını, Pers ordusunun karşılaştığı temel güçlük olarak açıklıyor.

Konuşmacının aktarımında kadınlar, çocuklar ve erzak karavanlarla güvenli bölgelere çekiliyor; atlı birlikler ise vur-kaç yöntemi uyguluyor. Aydın, Herodot’un bu birlikleri hayalet atlılar olarak anlattığını söylüyor.

Darius’un açık savaşa çağrısına İskit Kağanı İdan’ın, ne zaman isterlerse o zaman savaşacakları yönünde cevap verdiğini aktarıyor. Atalarının mezarlarına zarar verilmesinin ise onları doğrudan savaşa çekeceğini belirten yanıtı, kurganların kutsallığıyla ilişkilendiriyor. Seferin sonunda Pers ordusunun yiyecek ve su sıkıntısıyla geri döndüğünü, kuvvetlerinin yüzde 10’unu geride bıraktığını söylüyor.

Osmanlı döneminde nüfus ve toplumsal hayat

Aydın, Selçukluların ardından Anadolu nüfusunun yüzde 85’inin Türkmen Oğuz olduğunu; Osmanlı’nın sonuna gelindiğinde Türk nüfusunun payının yüzde 45’e düştüğünü ileri sürüyor. Bu değişimi uzun savaşlar, nüfus hareketleri ve Türklerin toplumsal konumuyla birlikte yorumluyor.

Yemen savaşlarına özel bir yer ayırıyor. Osmanlı’nın yaklaşık 380 yıl boyunca burada savaşmasını Anadolu nüfusunu tüketen bir süreç olarak anlatıyor. Genelkurmay rakamlarına dayandırdığı aktarımında, 1536–1912 arasında Yemen’e giden 1 milyon 122 bin Türk gencinin geri dönmediğini ve yıllık ortalamanın yaklaşık 4 bin olduğunu söylüyor. Yemen’i dünyanın en büyük mezarlığı olarak nitelendiriyor.

İstanbul’daki servet dağılımını anlatırken ticaretin, yalıların, köşklerin ve zenginliğin Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten toplulukların elinde olduğunu savunuyor. Fatih döneminden itibaren Türklerin Balkanlar’a gönderildiğini; onların yerine Bursa’dan Ermenilerin ve Avrupa’dan Yahudilerin yerleştirildiğini ileri sürüyor.

Müslüman Türklerin iki kefil olmadan İstanbul’a giremediğini ve ancak hamallık gibi işlerde çalışabildiğini söylüyor. Anadolu’da okuryazarlığın düşük olduğunu, 1930’lara kadar köy bakkallarının bile Türkler yerine Ermenilerden oluştuğunu belirterek eğitim ve ekonomik imkânlar arasındaki eşitsizliği vurguluyor.

Sarayda ve bürokraside, tapu ve telgraf gibi alanlarda Latin alfabesiyle yabancı dillerin kullanılabildiğini; bunların Türklere yasaklandığını ileri sürüyor. Şinasi’nin tamamen Türkçe ilk şiiri ancak on dokuzuncu yüzyılda yazabildiğini söylüyor. Paylaşılan özette bunun tarihi 1845 veya sonraki yıllar olarak verildiği için kesin bir yıl seçilmiyor. Kır kahvesinde Arapça bilene 5, bilmeyen Türke 10 kuruş ücret uygulanması örneğini de bu anlatım içinde aktarıyor.

Aydın, Osmanlı’nın son döneminde Anadolu’da doğan her 10 çocuktan 6,5’inin öldüğünü söyleyerek bunu dünya rekoru olarak nitelendiriyor. Vahdettin’in asker ihtiyacını karşılamak amacıyla çok eşliliği ve daha fazla çocuk sahibi olmayı teşvik eden çocuk bayramları düzenlediğini ileri sürüyor.

Cumhuriyet dönemini ise bu tablonun değiştiği bir eşik olarak anlatıyor. Atatürk’ün kurduğu Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ve yerli aşı üretiminin, yeni kuşakların yaşaması açısından belirleyici olduğunu savunuyor.

Ermeni yerleşimleri ve tehcir hakkındaki görüşleri

Aydın, 1021 yılına kadar Fırat’ın batısında Ermeni bulunmadığını ileri sürüyor. Van’daki Ermeni Prensi Senekerim’in, Çağrı ve Tuğrul beylerin akınları karşısında Bizans’tan toprak takası istediğini anlatıyor. Bu akınların Ermeni kaynaklarında İskit akınları olarak geçtiğini söylüyor.

Konuşmacının aktarımında Ağrı-Van bölgesindeki topraklar Bizans’a bırakılıyor ve karşılığında Sivas çevresinden yer alınıyor. Aydın, 1021’de 14 bin çadırla Sivas’ın batısına geçildiğini söylüyor. Anadolu’daki Ermenice köy adlarını, bu tarihten sonra yerleşen toplulukların önceki Türkçe adları değiştirmesiyle açıklıyor.

Aydın, Ermeni soykırımı nitelemesini reddediyor; bu yöndeki anlatının Nürnberg yargılamalarından sonra siyasi amaçlarla oluşturulduğunu savunuyor. İstanbul’da yaşayan 150 bin Ermeninin ticaretini ve nazırlık görevlerini sürdürebilmesini kendi görüşünü destekleyen bir gerekçe olarak sunuyor. Tehcir döneminde Anadolu’dan gelen 35 bin Ermeninin de İstanbul’daki akrabalarına sığındığını aktarıyor.

Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerince öldürüldüğünü söylediği 520 bin Türkün toplu mezarlarından söz ediyor. Bu mezarların DNA incelemesine açılması çağrısı yapıyor. Buradaki sayılar, yerleşim anlatısı ve tehcir değerlendirmeleri, konuşmacının ileri sürdüğü görüşler olarak aktarılıyor.

Pontus çatışmaları ve Samsun’a gönderiliş

Aydın, Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 2,8 milyon erkeğin askere alınmasıyla Anadolu köylerinde yaşlıların, kadınların ve çocukların kaldığını söylüyor. Samsun, Bafra ve Nebiyan Yaylası çevresindeki Rum çetelerinin 41 bin 250 Türkü öldürdüğünü ileri sürüyor; bu çetelerin Fener Rum Patrikhanesi tarafından kışkırtıldığını iddia ediyor.

Osmanlı birliklerinin batıya kaydırılması üzerine Topal Osman’ın 510 atlıyla bölgeye geldiğini anlatıyor. Yerel gençlerin katılmasıyla kuvvetin 3.500 kişiye ulaştığını; Nebiyan Yaylası’ndaki harekâtta çete liderlerinin ve 1.700 çete mensubunun öldürüldüğünü söylüyor. Bu müdahaleyi köylerin korunması amacıyla açıklıyor.

Konuşmacı, ardından Fener Rum Başpapazı olarak andığı kişinin işgal altındaki İstanbul’da İngiliz komutana giderek Türklerin Rumlara soykırım uyguladığı yönünde bir suçlamada bulunduğunu anlatıyor. Aydın, bu suçlamayı gerçeğe aykırı sayıyor ve Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesine giden baskı sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Padişah, Damat Ferit ve Genelkurmay İkinci Başkanı Cevat Çobanlı Paşa’nın, resmî görev olarak bölgedeki isyanı bastırmayı, asıl amaç olarak ise Kurtuluş Savaşı’nı başlatmayı içeren bir plan yaptığını savunuyor. İngiliz Yüzbaşı Bennet’in, pasaporttaki nazır mührünü görünce vize verdiğini ve Mustafa Kemal’in Karadeniz’e çıkışına izin verdiğini aktarıyor.

Yer adları ve günümüz siyasetine ilişkin eleştirileri

Aydın, AKP iktidarı ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı dönemindeki yer adı politikalarını eleştiriyor. Cumhuriyet döneminde Türkçeleştirilen adların yeniden Rumca veya Ermenice biçimlere çevrilmesine izin veren düzenlemeler yapıldığını söylüyor. Gül’ün Güroymak tabelası yerine Norşin tabelası astığını ileri sürüyor ve bunu kendi görev alanının dışında bir müdahale olarak değerlendiriyor.

Yusuf Halaçoğlu’na atfettiği bir sözü hatırlatarak Türkiye’yi Vatikan’ın veya Washington’ın seçtiğini söylediği kripto kişilerin ve memurların değil, Türklerin yönetmesi gerektiğini savunuyor. Cumhuriyet’in yalnız ilk 15 yılında böyle bir yönetim bulunduğunu söyleyerek Atatürk dönemini sonraki dönemlerden ayırıyor.

O dönemde uçak ihraç eden bir ülkeden, ayakkabı ticaretinde dahi ithalatın ihracatı geçtiğini söylediği bir yapıya gelindiğini anlatıyor. Güncel gördüğü yönetim anlayışını Osmanlı zihniyetiyle ilişkilendiriyor. Bu ekonomik ve siyasi değerlendirmeler, söyleşide dile getirildikleri bağlamda aktarılıyor.

Tarikat ve cemaatlerle ilgili bölümde Tel Aviv Üniversitesi’nde 1956’da kurulduğunu söylediği bir İslam fakültesinden söz ediyor. Bu yapının bütün tarikatların şeceresini bildiğini ileri sürüyor. Yahudi hahamların 72 İslam tarikatını kendilerinin kurduğu ve yönettiği yönünde sözler söylediğini iddia ediyor.

Aydın, Halil Konakçı gibi isimleri Türk düşmanlığı yaptığını söylediği Osmanlı şeyhülislamlarıyla karşılaştırıyor. Bu çevrelerin İran’a karşı gizlice İsrail’i desteklediğini ileri sürüyor. Söyleşinin bu bölümünde tarih anlatısını dinî yapılanmalara ve güncel siyasal ilişkilere yönelik eleştirileriyle birleştiriyor.

Kaynak: Bahtiyar Aydın’ın söyleşisi, Hazar Tandoğan kanalı. Videoyu aşağıda izle.

Original broadcast

Speaker
Bahtiyar Aydın
Source channel
Hazar Tandoğan
Original recording
YouTube · dc6NKJyqv64
Watch on YouTube